İran'da susuzluk krizi çatışmaya döndü, can kaybı var - Ortadoğu'yu bekleyen büyük tehlike sinyali...

Ortadoğu'da su krizi gittikçe büyüyor. Özellikle Irak ve Suriye'nin susuzluktan kavrulduğu görülüyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde etkili politikalar uygulanmaması, su kullanım davranışlarının değiştirilmemesi ve uluslararası işbirliğine gidilmemesi durumunda bölgede önümüzdeki 10 yıl içinde çok ciddi bir su krizi yaşanacağı öngörülüyor.

İran'ın Fars eyaletinde ilginç bir olay meydana geldi. Nehirden su çeken köylüler İran güvenlik görevlileri tarafından vuruldu, bir kişi yaşamını yitirdi.

Susuz kalan köylüler nehirden su almak istedi ancak polis bunun kanun dışı olduğunu söyleyerek köylüleri engellemeye çalıştı. Bunun üzerine arbede yaşandı. Polis halkın üzerine ateş etti.

En az bir kişi hayatını kaybetti, yaralılar hakkında herhangi bir bilgi elde edilemedi.
Foto: İran'da su kuyruğu

İran Meclisi'nde cumartesi günü milletvekillerine hitap eden Buşehr eyaletine bağlı Deştestan Milletveli Muhammed Bakır Saadet, Şapur Nehri civarındaki seyyar pompaların Deştestan'a yeteri kadar suyun ulaşmasına mani olduğunu belirtmiş durumdan Fars eyalet valisini sorumlu tutmuştu. Buna karşılık Fars eyaleti milletvekilleri, 10 yıldan bu yana bölgeye kuraklığın hakim olduğunu, Deştestan'daki su sıkıntısının da buna bağlı olduğunu öne sürmüştü.

ORTADOĞU'DA SU SORUNLARI

ZERnews arşivinden aşağıda yayınladığımız ilgili makalelerin içeriği:

Irak Kürdistan Bölgesi'nin elindeki güçlü su kartı. Ortadoğu'da Su Sorunu ve Suya erişim hakkı; Su konusunda sosyal adalet. Kürt nehirlerinden Fırat ve Dicle'nin etkisi.

Video: Ilısu barajı su tahliyesi yapılırken:
KÜRDİSTAN BÖLGESEL YÖNETİMİ'NİN ELİNDEKİ GÜÇLÜ SU KARTI (ZERnews arşivinden - 07 Ekim 2017)
Irak'ın su kaynakları Kürdistan Bölgesi üzerinden geçiyor. Bunun yanı sıra Kürdistan Bölgesi'nde doğan bir çok su kaynağı ve büyük barajlar var. Su savaşlarının ortaya çıkması durumundan Kürdistan su silahını kullanarak Irak'ı  hayli zora sokabilir; Irak suyunun %66'i Kürdistan'dan gidiyor.

Nasıl ki İran, Türkiye, Suriye ve diğer devletlere karşı su kartını kullanıyorsa, Kürdistan Bölgesi'de gerektiğinde bu kartı kullanabilir. Irak'a baskı yapabilir.

Ancak insani değerleri ile ön palana çıkan Kürtlerin Irak sivil halkına bunu yapması da beklenmiyor.

Kürdistan Bölgesi'ndeki Dukan ve Derbendihan barajları Irak'ın önemli su kaynaklarının üzerinde yer alıyor. Irak'ın orta ve aşağı bölgelerinde hali hazırda su sorunu var. Kürdistan'ın suyu kesmesi ile Irak'ta insani felaketler ortaya çıkacak.

Kürdistan Baraj ve Su Stokları Genel Müdürülüğünün verilerine göre "Kürdistan Irak su kaynağıdır. Örneğin: Kerkük, Dubiz, Tuzhurmatu, Kelar, Celwla ve ileriye doğru bölgeler Kürdistan'daki Derbendihan Barajı'nın suyundan yararlanıyor. Herkesin hesabını iyi yapması lazım çünkü suyun alternatifi yoktur."

Bölgenin en önemli su kaynakları Dicle ve Fırat'tır. Türkiye son dönemlerde bu nehirlerin suyunu iyice kısmıştır. Irak'a giden bu suların önemli bir kısmı Kürdistan Bölgesi'nde ortaya çıkıyor. Irak'ın Kürdistan bağımsızlığına engel olmak istemesi durumunda, Kürdistan Başkanı'nın emri ile Bağdat'a giden suyu kesebilir.

TÜRKİYE'NİN DİCLE, FIRAT VE ASİ NEHRİ KARTI
İnsan hayatında suyun sadece içmek için değil gıda üretimi ve insan neslinin devamı için önemli olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Su kaynaklarının dünyada yayılması göz önünde tutularak karaları olarak su kıtlığı olan ve olmayan bölgeler diye iki kısma ayırabiliriz.

İşte Ortadoğu bu açıdan su kıtlığı bulunan yüzey alanlarından bir tanesidir. En önemli noktalardan bir tanesi de bu bölgelerdeki ülkelerin yüzey alanlarının küçük olması aynı su toplama havzasında  birden fazla su kıtlığı çeken devletlerin bulunmasıdır.

Hal böyle olunca da çok küçük su toplama alanları bile her bir devletin sahip olmak istediği hedef alanlar haline gelmesi kaçınılmazdır. Bu açıdan küçük bölgesel su toplama alanlarında ve küçük devletler arasında su sorunları doğal olarak ortaya çıkmaktadır. Bugün birçok kişinin su savaşları diye nitelendirdiği anlaşmazlıklar aslında büyük alanları kapsamamaktadır.

Ortadoğu’daki küçük ölçekli su sorunlarının ölçeğinin büyümesi durumunda Türkiye'nin bu savaşta yer alması bekleniyor.

Ortadoğu'daki ana su kaynaklarından biri de Kuzey Kürdistan'daki Dicle ve Fırat'tır. Türkiye bu nehirler üzerine barajlar kurarak komşu ülkelere gözdağı olarak kullanıyor.

Orta Doğu’da su sorunları 1. Dünya Savaşı’ndan yani Osmanlı Devletinin yıkılışından sonra bölgede yeni devletlerin kurulması ile başladı.

Merkezi otoritenin coğrafya üzerinde etkili olduğu, bir başka deyişle bölgedeki son istikrarlı dönemde var olmayan bu sorun Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra yani bölgeye hâkim yapının değişip, ulus-devletlerin türemeye başlamasıyla kendisini göstermiştir. Türkiye bu süreçte yeni kurulan devletleri kontrolü altındaki Kürt suları ile tehdit ede geldi.

Bölge de yeni oluşan sınırlarda nehirler temel alınmış ve böylece sorunun tohumları 20. yüzyıl başlarında atılmıştır.

Türkiye’nin Orta Doğu’daki Su Sorunu deyince de 3 rakamı önem kazanmaktadır. Soruna doğrudan konu 3 ırmak, soruna doğrudan taraf 3 ülke ve soruna doğrudan yaklaşımda da soruna taraf olan 3 ülkenin 3 farklı tezi vardır.

Asi, Fırat ve Dicle su havzaları soruna konu olan nehirlerdir. Asi’de Türkiye, Suriye ve Lübnan ile sorun yaşarken Fırat ve Dicle’de soruna ortak olarak Türkiye, Suriye ve Irak karşımıza çıkmaktadır.

Bilindiği üzere Suriye, Hatay ilini kendi topraklarından saymakta ve dolayısıyla Asi Irmağı’nı da kendi ulusal suyu olarak görmektedir.

Irak, Fırat ve Dicle konusunda kazanılmış bir takım haklarının olduğuna dair bir tez savunmakla birlikte, tezini savunurken de bu iki ırmağının binlerce yıldır Mezopotamya halklarının yaşam kaynağı olageldiğini ve bu nedenle de sulardan talep ettiği miktarın kendisine verilen tarihsel bir hak olduğunu ileri sürmektedir.

Suriye ve Irak’ın bu konuyla ilgili olarak ortak bir tutum içinde olduklarını söylemek mümkündür. İki ülke de “ortak paylaşım hakkı” savına vurgu yaparak Türkiye’nin bu suları sınır aşan sular statüsünde ele alamayacağını ifade etmektedirler.

Türkiye ile imzaladıkları protokollerin işlevsiz kaldığını ve yeni bir düzenlemenin yapılması gerektiğine inanmaktadırlar.

Türkiye ise sorunun çözümüne yönelik bölge devletleri gibi çıkarcı bir yaklaşım sergiliyor. Türkiye’nin çözüme dair yaptığı önerilerin başında sorunun uluslararası çapta, yani küresel bağlamda değil bölgesel, yani soruna taraf ülkeler arasında çözülmesi gereği gelmektedir. Sorun, Irak ve Suriye’nin talebinin aksine sadece Fırat ve Dicle ele alınarak değil, tarafları bağlayan bütün su kaynakları hesaba katılarak çözümlenmelidir. Dicle için ayrı, Fırat için ayrı çözüm politikaları geliştirilemezdir. Bunun gerekçesi olarak da gerektiğinde bu nehirlerden birbirine su transferi yapılabilinecek olmasıdır.

Son olarak da Türkiye, bir komite kurularak, tarafları bağlayan su sorunsalın çözümüne yönelik “Üç Aşamalı Plan” dâhilinde çalışılmaya başlanmasını savunmaktadır. 1984’te ortaya atılan bu plana göre havza ülkeleri hidrojeoloji uzmanları ile ilk aşamada havzanın hidrolojik verilerini çıkartacak, genellikle birbirinden çok farklı olan veriler böylece bir paralellik kazanacaktır.

İkinci aşamada, havzanın toprak envanteri (dökümü) çıkarılacak.

Üçüncü ve son aşamada ise, elde edilen bu bilgilerin doğrultusunda su verimliliğini en üst düzeye çıkaracak şekilde su kaynaklarının kullanımına çalışılacaktır.

Sonuç olarak Türkiye ve Suriye ilişkilerinde 1998 sonrasında yaşanan olumlu gelişmelere rağmen su iki ülke arasında, potansiyel bir ihtilaf konusu olma özelliğini sürdürmektedir. Kürt nehirleri Fırat ve Dicle sularının kullanımı ve paylaşımı konusunun, yakın gelecekte, Türkiye , Suriye  ve Irak arasında ihtilaf konusu olarak tekrar ortaya çıkabileceği dikkate alınarak , su kaynaklı ihtilafların önlenmesi ve ihtilaf meydana geldiğinde çözüme ulaştıracak strateji ve ulusal politikaların üretilmesi kaçınılmaz görülmektedir.

SUYA ERİŞİM HAKKI VE SU KONUSUNDA SOSYAL ADALET

Dünya üzerinde 1.2 milyar insan güvenilir içme suyundan yoksun yaşarken, 2.4 milyar insan da sağlık koşullarına uygun suya erişememektedir. Her gün çoğunluğu çocuk ve yaşlılardan oluşan yaklaşık 14 ila 30 bin kişi suyla ilgili önlenebilir hastalıklardan dolayı hayatını kaybetmektedir. Dünyanın belli bölgelerinde (Afrika’nın büyük bölümü, Ortadoğu, Çin’in kuzeyi, Kaliforniya ve Meksika) su rezervleri tükenmek üzeredir. Dünyanın hızla artan nüfusu, endüstriyel kirlenme ve doğanın yüzyıllar içinde değişen dengesi insanlığın su sıkıntısının önemini ve kapsamını artırmaktadır. Suya ulaşmak için çizilen senaryolar büyümekte, bu amaç için silahlar devreye sokulmaktadır.

Suya erişim konusunda dünyanın kuzeyi ile güneyi arasında eşitsiz bir durum vardır. Dünyada kullanılan suyun %85’i nüfusun %12’si tarafından harcanmaktadır. Üçüncü dünya ülkeleri diye tabir edilen gelişmemiş ülkeler ise su azlığı ile suları varsa da temiz su sorunu ile boğuşmaktadır. Su konusunda ülkeler hatta kıtalar arasında eşitsizlik olduğu gibi, alt yapı ve kamu yatırımları nedeniyle şehirler arasında bile eşitsizlik mevcuttur. Neredeyse her ülkede üst gelir grubu alt gelir grubuna göre su konusunda daha fazla ve daha temiz imkanlara sahip olmaktadır.

Yaşanan ve müzakerelere rağmen çözülemeyen suya erişim sorunu için suyun insani bir hak olduğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Çünkü su, üzerinden kar elde edilmeyen, sadece kamunun değil insanlığın ortak malıdır. Sağlıklı bir ortamda yaşamını sürdürmek her bireyin hakkıdır. Su hakkı da, insanın yaşamını idame edebilmesi için gereken en önemli unsurdur. Bu nedenle su konusunda yaşanan problemlerin çözümlenebilmesi için her sedyen önce kapsamlı ve uygulanabilirliği güçlü bir su hukuku ve insan hakkı olarak su hakkı hazırlanmalıdır. Bir insanın günde ihtiyacı olan su miktarı esasına göre düzenlenmesi gereken bu hak, evrensel nitelikte olmalıdır ki; kıtalar, ülkeler, şehirler ve gruplar arasında kirli su-temiz su sorunu çözülebilsin.

Su hakkı, bazı uluslararası metinlerde görünmesine karşın, 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 1966 Uluslararası Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (ICESCR) ya da Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşme’de (ICCPR) yer almamaktadır. Bunun nedeniyse çoğu yazara göre; sözleşmelerin yapıldığı o dönemde suyun insanlık için henüz ciddi bir tehlike unsuru olmadığıdır. Fakat özellikle İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yaşam hakkı (3. Madde) ilkesi üzerinden su hakkına ulaşılabilmektedir.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 3.Maddesinde yer alan “Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır” ibaresinin suya erişim hakkını da içerdiğinin kabulü gerekir. 1994 Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Programında herkesin yeterli standartlarda yaşama hakkı içinde su ve sağlığın korunması da yer almıştır. 1999’da Genel Toplantı Kararı (53/175) temiz suya erişimi temel insan haklarından biri olarak tanımıştır. Dünya Sağlık Örgütü de temiz suyun bütün koşullardan bağımsız olarak bireye mutlaka ulaştırılması gereken bir sağlık hizmeti olduğunu ifade etmiştir. Yine evrensel tüketici haklarının başında tüketicilerin en temel gereksinmesi olan yeterli ve sağlıklı suya erişim hakkı vardır.  Bütün bu düzenlemelerden anlaşılıyor ki, “sağlıklı ve yeterli suya erişim hakkı”  insan hakları kavramı içerisinde yer bulmaktadır.

Tıkla & oku / İlgili Konular: