Tarihte Bugün: Dörtlerin Gecesi. Bakın Diyarbakır zindanında yanan Kürt genci o sırada hangi şarkıyı istiyor

12 Eylül askeri darbe dönemi Diyarbakır cezaevinde siyasi mahkumlara uygulanan baskılar sonucunda, 18 mayıs 1982'de Ferhat Kurtay, Eşref Anık, Necmi Önen ve Mahmut Zengin bedenlerini ateşe verdiler. Bu eylem insanlığın gördüğü en vahşi ve barbar zulümlere karşı yapıdı.

Kürtlere yapılan ve adı "Türk usülü", "Milli işkence yöntemleri" olarak konulan dehşet işkence teknikleri haberimizin devamında.

Nasıl ki bugün Türkiye'yi yönetenler "Tek Allah" yerine "Tek dil, Tek millet var" diyerek dil ve milletlerini Allah'a şirk koşuyorsa; O zamanki komutan ve yöneticiler de benzer şekilde hapishanelere "Allah yok, Peygamber izinde" tabelalarını asmışlardı. Bilinçaltı'ların aynılığı...

Şu videoyu izleyince o zamandan bugüne insani olarak hiç bir şeyin değişmediğini görebilir (Nitekim bu konuşmasından sonra iktidar bu imamı her seminer ve toplantıya çağırıp vaaz verdiriyor)
Babam Şefik Encu'nun arkadaşları tutuklanıp Diyarbakır Zındanına götürüldü, arkadaşlarını yalnız bırakmamak için kendi isteğiyle o dehşet verici zindana girmişti. Askeri komutanlar Cizre'de "Sen geri dön" diyerek Diyarbakır'daki vahşeti anlatsa da o "Yoldaşlarımı bırakıp dönemem, onlardan ayrılamam" diyerek o zindana kendi isteğiyle girmiş oldu. Burada yapılan dehşet verici işkenceleri ilk olarak babamdan duymuştum. Örneğin her yemek öğününden sonra -yanlış hatırlamıyorsam- 40 sopa ayak tabanına vurulurdu, 70 yaşlarında Kürt bir dedenin işkence karşısındaki çaresizliğini görünce "Onun 40 sopasını benim ayak tabanlarıma vurun" demişti. Aksine bu teklif karşısında hem kendisi hem de o yaşlı Kürt dedeye iki kat sopa vurulmuştu.

...

Diyarbakır cezaevinde Kürtlere yapılan zulmün boyutu o kadar büyüktü ki, yaşlısı ile genci ile bir çok Kürt evladı öldüklerini öbür dünyada cehennemde olduklarını sanıyorlardı.

O dönem Diyarbakır Zındanı'nda ağır işkencelerden geçen Fevzi Yetkin ve Mehmet Tanboğa bu içler acısı durumu Dörtlerin Gecesi isimli kitapta anlatıyor.

KİTABI KARGO İLE İSTEMEK İÇİN BURAYI TIKLAYIN

Bir tutuklu: ''Yarabbim ben nereye düşmüşüm? Cehennemin hangi tabakasındayım? Allah'ım eğer burası bir cehennem ise nasıl bu kadar zalim olabilirsin? yok eğer burası 5 nolu diyarbakır e tipi cezaevi ise bu kadar zulme nasıl tahammül edebiliyorsun? diye sorar."

Yine bir başka mahkum öldüğüne inanmakta ve dünyada islediği günahının bedeli olarak kabir eziyeti çektiğini sanmaktadır.

Yaşananların gerçek yaşamda olma olasılığının mümkün olmadığı düşünüldüğünden tutuklular ye öldüklerini, ya da kötü bir rüyada olduklarını sanırlar.  "İnsanlar vardı, ama insanlık yoktu burada".

İnsanlık onurunu yerle bir eden uygulamalar devreye sokulurken, dünyanın bildiği işkence sistemlerinin yanında cezaevi müdürü Esat Oktay yıldıran 'ın Türk usülü dediği işkence yöntemleri de denenmektedir.

Bu atmosfer içeresinde, önce mazlum doğan ardından, dörtler olarak kabul edilen mahkumlar birer birer kendi bedenlerini feda ederek zulmün çemberini yarmaya çalışmışlardır.

Yurt Yayınları'nca yayımlanan Dörtlerin Gecesi isimli kitapta mahkumların kendi bedenlerini yakma anı şu şekilde aktarılmaktadır:

"33. koğuş: 18 mayıs 1982.

Gece saat 10:00, bu gece kimse uyumamış. Yasaktı bu saatte yatmamak! ama dört kişi dörtlerin gecesini böyle ayarlamış!

Birinin adı Ferhat Kurtay'dı. Elektrik mühendisiydi. Orta boylu, mavi gözlü, güler yüzlü biriydi. O gece üzerinde beyaz yakasız bir gömlek, siyah bir pantolon vardı. yüzü her zamanki gibi güleç, gözleri ise ışık saçıyordu.

İkincisinin adı Necmi Öner'di. Çermikliydi, bu delikanlı. Boylu poslu sayılırdı. Ferhat'a göre daha uzundu.

Üçüncüsüne Mahmut diyorduk. Kütüğe, Mahmut Zengin diye yazılmıştı Siverek'te.

Dördüncüsünü 'Eşref' diye çağırırdık. Viranşehir'de kütüğe yazılırken bir de Anyık yazmışlardı. Yoksul sayılırdı ailesi, yüreği zengin olsa da. Mahmut ve Eşref devrimciliğin gizemini Ferhat'tan öğrenmişlerdi.

Ferhat ise mazlumun yaktığı ateşin öyküsünü mazlumların direniş kitabından okumuştu. Dört arkadaş her şeyi konuşmuşlardı. Bu gece bir şölen yapacaklardı, koğuşta ne var ne yok hepsini tutuklulara yedireceklerdi. Herkes bağdaş kurunca, her şey sofraya serilmişti. Şiirler okunmuş, yemekler yenilmişti. Ateş yolcusu dört devrimci en sevdikleri eşyalarını arkadaşlarına hediye olarak vermişti.

Eğer bir gün ölür veya öldürülürlerse ne yapmaları gerektiği konusunda son sözlerini de söylemişlerdi. Bedenleriyle isyan ateşini yakacaklarına ilişkin hiçbir kimseyi kuşkuya düşürmemeye özel itina göstermişlerdi. Nihayet geç saatlerde herkesi uyutmayı becermişlerdi gecenin gidişi, şafağın gelişiydi.

Ferhat geleceğe yazdığı mektubunun son satırlarını yazıyordu. Dört can isyan ateşçisi tinerleri ranzaların altından çıkardılar. Koğuşun orta yerinde bağdaş kurarak tinerle yıkandılar. Yüz yüze, diz dize durdular.

Ferhat Kurtay elindeki kibrit kutusundan bir kibrit çıkardı. Kibrite bakınca daldı. Necmi Öner: Ferhat abi daldın! deyince dört kibrit birden çaktılar. Pimi çekildi isyan ateşinin. Alev dört bedeni değil, bir zulüm kalesini yakıyor gibiydi.

Yataklarından fırladı tutuklular. Korku... kaçışma.. Telaş... Feryat; bidon bidon sularla ateşi söndürmeye çalıştılar. Alevlerden sesler yükselir: Ateşi söndürmeyin! Alevleri yükseltin! Alevleri yükseltin!!! Alevler içende bedenleri görürler.

Ateşin isyan olduğunu onlar çok iyi bilirler. Dört bedeni korkuyla telaşla söndürmeye çalıştılar. Ve dördünü yan yana yatırdılar. Telaşlı, gözleri ağlamaklı tutukluların arasından bir tutuklu, yerde yatan Ferhat Kurtay'ın yanına yanaştı. 23 yaşlarında, orta boylu yakışıklı bir gençti. Üzerinde lacivert renkli bir eşofman vardı. Adı selim Dindar'dı. Ferhat hemşerisi ve dert ortağıydı.

Selim Ferhat'a doğru eğilerek Kürtçe: Mamosteyê min tiştekî bêje! (Öğretmenim bir şeyler söyle) dedi.

Ferhat hemen Selim'i sesinden tanıyarak. Sanki kenetlenmiş dişleri arasından, tıslar gibi bir sesle, zorlukla "wê stranê  bêje" (o şarkıyı söyle) dedi.

Selim göz yaşlarını tutamadı, Ferhat'ın başının yanına oturdu, elini kulağına götürdü, avazı çıktığı kadar yüksek bir sesle ve ağlayarak, Ferhat'ın sevdiği Sewdaliye şarkısını güzel sesiyle söylemeye başladı.

Video: Sewdaliye Stranı:
Türkçesi - Kısaltılmış hali: 

MP3 olarak direk indirmek için burayı tıklayın

"De lê lê lê… Ah Sewdaliyê (Sevdalım) ben sana “yarsın" dedim, sen bana ‘aman” dedin. Sen başımdaki aklı alıp götürdün, beni benden çeldin. Sen gözlerini Süphan dağının sürmesini çektin, başına Kesrewan poşisini bağladın… Sırtına bağladın Kirman şalını, işlemesi de Hemedan yapımı, düğünde selvi boyunu sallayarak beni benden aldın… Hey gidi Sevdalım aman, yuvamın kadını aman... 
...
Hey lê aman, hey lê aman Sevdalım sen beni ilaç verilmiş bir balık gibi deniz, göl ve akarsuların dibine saldın. Ah Sevdal'ım sen beni sağır ve dilsiz bir bülbül gibi çalılık ve ağaçlara bıraktın. Ah Sevdalım sen beni yabani bir ceylan gibi kötü niyetli avcıların önüne sürdün.... Hey lê Sevdalım sen beni kanadı kırık bir güvercin gibi taşlık ve dağlık alanlara bıraktın....
....
Sevdaliye der ki; oğul dert etme dünya kimseye kalmıyor, Dünya onca Kürtlerin değer ve büyüklerine kalmadı, dünya Baba Adem'e kalmadı, dünya Havva Ana’ya kalmadı, dünya Siti ve Züleyha'ya kalmadı, dünya Sti Zübeyde'ye kalmadı, dünya Fatima'ya kalmadı, dünya hiç kimseye mal olmadı…Dünya onca büyük aşiretin başı Cimcime Sultan’a kalmadı, dünya onca kuş ve hayvanın emiri olan Süleyman’a kalmadı, dünya dağlar ve çöllerin garibi İsa Peygamber’e kalmadı, dünya kılıcıyla onca fetihler yapan İmam Ali’ye kalmadı, dünya onca ağır gürzün sahibi Zaloğlu Rüsteme’e kalmadı, ah dünya Ahir Zaman Peygamberi’ne kalmadı ah gidi Sevdal’ım aman, yuvamın kadını aman, aman…"(ZERnews)

Bu manzara karşısında üzerinde gece elbiseleri olan, hüngür hüngür ağlayan 45'e yakın tutuklu can çekişen arkadaşlarının etrafında oturup, derin bir sessizlik içinde Selim Dindar'ın söylediği türküyü dinlemeye başladılar. Selim'in bakışları ara sıra Ferhat'ın yüzünde dolaşır. Ferhat tebessümleri ile Selim'i teselli etmeye çalışır, yanaklarından etler dökülür. Hayli uzun olan türkü bitince, bütün tutuklular ayağa kalkar. Bir ses, korku yüklü bir heyecanla! Dikkaaaaaat! diye bağırır. Gelen yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran'dır. Esat, can vermiş bedenlerin başında dikilir: Koğuş gardiyanı! Kim bunlar?
komutanım, en baştaki Ferhat Kurtay! Tamam evladım anlaşıldı diyor Esat.

Bir sigara tüttürüyor ve hiçbir şey konuşmadan çekip gidiyor. Esat isyan ateşinin, Mazlum Doğan'ın yaktığı ateşin, zulmün içine düştüğünü görmüştü. Şimdi de Ferhat, hem ölümü hem korkuyu öldürmüştü. Acaba ben, yakılan iki şeyin toplamı mıyım? diye düşününce heyecandan terliyor. bunlar nasıl insanlar? Nasıl bir iradeye sahiptirler?  Bu insanlardaki iradeye şaşıyorum diye mırıldandı."

EK: DİYARBAKIR ZINDANI'NDA TÜRK YÖNETİMİ TARAFINDAN KÜRTLERE YAPILAN AKIL ALMAZ İŞKENCE YÖNEMLERİ

İşte, Diyarbakır Cezaevi Gerçeğiyle Yüzleşme Araştırma ve Adalet Komisyonu raporundan akıllara durgunluk veren işkence yöntemleri:

FALAKA

Yaygın ve sürekli uygulandı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı.

KÖPEK SALDIRTMA
Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.

ZİNCİR
20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.

GERME
Tutuklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı. Koşuşturulur, zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşerdi.

AYAKTAN ASMA/TEPE
50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan "tepe ol" komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı'nın on kıtası okutulurdu.

KULE
Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın "yıkıl" komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.

RANZA ALTI
Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, "ranza altı ol" komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.

KANTAR
Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.

KERVAN
Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir, her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.

SEHPA
Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.

COP SOKMA
Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.

ÇEK-ÇEK
Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.

LAĞIM SUYUNA SOKMA
Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.

KİTAP OKUMA
Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı.

MARŞ SÖYLETME
Cezaevinde bulunan herkes elli'yi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.

ÖL DEDİĞİMDE
Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın "öl" komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.

SİGARA İÇİRME
Bunun çok çeşitli yöntemleri vardı. En çok uygulananları şunlardı: Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın "çek-bırak" komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı.

BANYO
Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, "Yat-sürün" komutuyla tutuklular yerlerde süründürülerek koğuşlarına götürülürdü.

SAYIM DÜZENİ
Tutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı.

GECE NÖBETİ
Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu.

LOKOMOTİF
Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, İki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın "uygun adım marş" demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.

PİSLİK YEDİRME
Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç pislik alıp yemeleri istenirdi.

İŞEME
Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara, yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi..

TECAVÜZ
Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi.

HASTANE
Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.

VEREM
Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi.

AYAKTA BEKLETME
Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05'den akşam 17-19'a kadar tutukluların oturması yasaktı.

KONUŞMA YASAĞI
Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı.

GECE BASKINI
Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı.

AVUKAT-ZİYARET DAYAĞI
Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiçbir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alışverişinde bulunamazlardı.

MAHKEME DAYAĞI
Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi.

DÖRTLERİN GECESİ İTABINI KARGO İLE İSTEMEK İÇİN BURAYI TIKLAYIN

Tıkla & oku / İlgili Konular: